Skip to main content
siddet-nesilden-nesile-aktarilan-bir-hastalik-gibidir-2

Şiddet Nesilden Nesile Aktarılan Bir Hastalık Gibidir

siddet-nesilden-nesile-aktarilan-bir-hastalik-gibidirKADINA ŞİDDET

Sokaktan kimi çevirseniz 10 kişiden 8’i kadına şiddete karşıyım der. Peki bu kadar karşı olunan bir şeyin bu kadar yaygın olması bir tezatlık değil midir? Acaba kadına şiddete karşıyım derken kadına şiddetin ne olduğunu gerçekten bilerek mi söylüyoruz? Yoksa çoğumuzun aklına gelen sadece fiziksel kısmı mı oluyor? Muhtemelen öyle. O zaman gelin önce kadına şiddetin ne olduğunu kapsamlı bir şekilde tanımlayalım. 1995’te Birleşmiş Milletler Dünya Kadın Konferansı’nda yayımlanan bildiride kadına yönelik şiddetkadınlarda fiziksel, cinsel yada psikolojik zararla sonuçlanan veya kadınların acı çekmesine yol açan cinsiyet temelli her tür şiddet eylemi olarak tanımlanır. Buna şiddet tehditi veözgürlüğün kısıtlanması da dahildir. Görüldüğü üzere fiziksel şiddet olayın sadece bir boyutu. Kadına bağırmak, hakaret etmek, aşağılamak, korkutmak, yaşadığı şiddetin sorumlusu olarak göstermek, tehdit etmek, farklı yapısını reddetmek, baskı altında tutmak da şiddettir. Bunları psikolojik şiddet olarak adlandırırız. Kadını cinsel ilişkiye zorlamak, hamile kalmaya yada kürtaja zorlamak, para karşılığında cinselliğini kullandırmak da şiddetin ayrı bir boyutu olan cinsel şiddet kategorisindedir. Ayrıca kadının çalışmasına izin vermemek, yada zorla çalıştırmak, parasını elinden zorla almak da ekonomik şiddet olarak tanımlanır.

Şiddete karşı olmakla ilgili ülkemizdeki garipliklerden biri de şudur; birbiriyle bir eş, sevgili yada aile bağı olmayan bir erkekle kadın arasındaki şiddete daha yüksek dozda bir karşıtlık gösterirken, aralarında bu bağlardan biri olan kadın ve erkeğin şiddet olaylarında orayı özel alan olarak görüp, müdahele etmekten kaçınılmasıdır. Örneğin bir erkeğin bir evlilik bağı olmayan bir kadına tacizde, tecavüzde yada fiziksel şiddette bulunması hemen hemen herkes için suç olarak görülür. Her ne kadar ülkemizde bunla ilgili adalet sistemimizher zaman vicdanlarımızı rahat ettirecek şekilde işlemese de en azından toplumun genel yargısı bu insanın yaptığının bir suç olduğu yönündedir. Ama bu kişi eşi olan kadına bu tarz eylemlerde bulunduğunda toplum garip bir mahremiyet psikolojisine bürünür. Sanki aralarındaki bağ o erkeğin kadına uyguladığını meşrulaştırıyor yada onların özel alanıdır deyip yapılanın evrensel bir suç olduğu gözden kaçırılıyor. Kadına yönelik şiddetin böylesine kamu ve özel diye ayrı algılanmasına karşıt çalışmalar,yani şiddetin, aile ve karı-koca arasındaki, yada iki sevgili arasındaki ilişkilere, yani “özel alan”a ait bir sorun olmayıp; kamu sağlığını ve insan haklarını ilgilendiren bir sorun olduğunun anlaşılmasına dair çalışmalar,Avrupa’da 1970’lerden itibaren kadın örgütlerini tarafından yapılmaktadır. Ülkemizde de 1998 yılında şiddet uygulayan erkeğin evden uzaklaştırılmasına yönelik “4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun” çıkarılsa da ülkemizdeki bir çok kadının bu kanundan haberi yoktur, olsa bile maalesef bazı kültürel faktörlerimiz bu tarz kanunların uygulanabilirliğini kadın açısından zorlaştırmaktadır.

Aslında sadece kültürel değil birçok faktör kadına yönelik şiddeti doğurmakta ve beslemektedir. Evet kültürel olarak baktığımızda erkeğin kadının üstünde söz sahibi olarak görülmesi, erkek ve kadın üzerine tanımlanmış roller, bu rollerde erkeğin üstün olarak tanımlanması ve erkeğin şiddetinin toplumda normalleştirilmesi kadına yönelik şiddeti ortaya çıkaran başlıca faktörler olabilir. Ama bunun yanı sıra kadının ekonomik olarak erkeğe bağımlı olması, çalışma hayatındaki kısıtlamaları, eğitimsizlik, kadına yönelik şiddetin yasalar karşısındaki durumu da bu şiddeti besleyen faktörlerdir.

Şiddetle ilgili yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu hep şuna işaret eder; eğer kişilerin çocukluklarında bir şiddet öyküsü varsa bu onların da şiddet uygulamaya yada şiddeti kabullenmeye meyilli olmalarını artırır. Yani şiddet nesilden nesile aktarılan bir hastalık gibidir. Babasının annesine şiddet uyguladığını gören bir erkek çocuğun babayı rol model alıp kendi eşine de şiddet uygulaması maalesef çok büyük bir olasılıktır. Kız çocuk da anneyle özdeşleşip kendisine uygulanan şiddeti rasyonalize etme yani hep asılsız gerekçelerle haklı çıkarma, kabullenme hatta zaman zaman pasif agresif olma eğiliminde olacaktır.

Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın bir dönem yaptığı çalışmada, kadınların % 39’u, cinsel ilişkiyi reddetmesi, parayı gereksiz harcaması ve kocasınasözel karşılık vermesi gibi durumlardan birinin gerçekleşmesinineşinin kendine uyguladığı şiddet için haklı gerekçe oluşturabileceğini belirtmiştir. Bu maalesef içler acısı bir durumu ortaya koyuyor. Kadın bile kendine uygulanan şiddeti mazur görebiliyor.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda görülüyor ki kadına şiddetin önlenmesi için psikososyal faktörlerin anlaşılıp ele alınması ve bunlar üzerine çalışmalar yapılması gerekmektedir. Özellikle toplum buna kültürel olarak meyilli bir yapı gösterirken devletin bu konudaki yasalarının ve yaptırımlarının daha caydırıcı olması gerektiği de aşikardır. Kadınların bu gibi durumlarda hem psikolojik hem sosyal destek alabilecekleri merkezlerin çeşitlendirilmesi ve arttırılması, aile içerisinde psikolojik sağlık halinin iyileştirilmesine yönelik devlet kurumlarınca desteklenen çalışmalar yapılması kadının ve erkeğin kendi rollerine dair oluşmuş yanlış algılarının düzelmesine ve sonraki nesillere bu şiddeti miras olarak bırakmamalarına katkıda bulunacaktır. Yaşadığı durumla ilgili farkındalığı biraz daha yüksek olup bunun çözülmesi gereken bir durum olduğunu anlamış olan bireylerin de belki bir gün kendiliğinden geçer deyip durumun daha da kökleşmesine izin vermeden en kısa zamanda bir uzmandan psikolojik destek almaları sorunun çözümü için gereklidir.

 

Uzman Klinik Psikolog

Sinem Gül ŞAHİN

Devamını Oku

depresyon-is-hayatinda-olumsuz-etkiliyor-2

Depresyon İş Hayatını Olumsuz Etkiliyor

depresyon-is-hayatinda-olumsuz-etkiliyorPsikolog Sinem Gül Şahin, depresyonun iş hayatını olumsuz yönde etkilediğini belirtti.

”Depresyon ciddiye alınması gereken bir durumdur”

Depresyonun çökkün ruh hali, ilgi ve zevk almada oldukça azalma ile tehlike sinyalleri veren duygusal, zihinsel, davranışsal bazı belirtilerle kendini gösteren ve bedenimize de yansıyabilen bir durum olduğunu kaydeden Psikolog Sinem Gül Şahin, “Günlük hayattaki olası duygusal dalgalanmaları, iniş çıkışları depresyon olarak etiketlemek doğru değildir. Bu ruh halini depresyon olarak tanımlamak için süregelen belirtilerin en az 15 gündür var olması gerekmektedir. Depresyon ciddiye alınması gereken bir durumdur.

”Depresyon belirtileri ortaya çıkınca uzmana başvurmalı”

İnsanın temel günlük faaliyetlerinden başlayarak iş hayatına kadar geniş bir yelpazeyi etkiler. Kişinin ruh sağlığındaki rahatsızlıklar, özellikle depresyon, iş yaşamındaki verimi azaltan faktörler arasında en ön sıralarda görülmektedir. Bu konuda özellikle ABD’de yapılan sayısız araştırma var. Maalesef ülkemizde kişinin ruh sağlığı iyi olduğu sürece iş hayatındaki başarıların hem bireysel hem kurumsal çapta artacağı hala yönetimsel ve çalışan kesim tarafından göz ardı edilmekte. Yapılabilecek en büyük yanlış nasılsa bir süre sonra kendiliğinden geçer deyip durumu ertelemek. Kişi kendinde depresyon belirtilerinin bir süredir var olduğunu sezinlediği zaman hemen bir uzmana başvurmalı. Ne kadar gecikirse durum o kadar ciddileşiyor, kişinin sağlığıyla birlikte otomatik olarak iş yaşantısı da olumsuz etkileniyor” diye konuştu.

”Stresle uğraşmak işe adaptasyonu zorlaştırıyor”

Depresyonun ciddiye alınması gereken bir durum olduğunu ifade eden Şahin, “Depresyonla savaşan kişinin iş hayatına adapte olması için öncelikle odak noktasını iş hayatından kendine çevirmesi gerekiyor. Kendini es geçip iş stresleriyle uğraşması adaptasyonu zorlaştıracaktır. Kişi önce mercek altına kendisini almalı. Sağlıklı ve mutlu olmazsanız iş yaşamına adapte olamazsınız. Gün içerisinde size nelerin iyi gelebileceğini düşünüp onları yapmaya çalışın. Kendinize karşı sabırsız olmayın, tekrar eski performansınıza ulaşabilmek için kendinize biraz zaman tanıyın. Bu süreçte sporunuzu yapın, eğlendiğiniz aktivitelere gitmeye çalışın, iş yaşamıyla ilgili sizi zorlamayacak planlar yapın, riskli kararlar almaktan uzak durun, pozitif düşünmeye çalışıp durumunuzla ilgili iş çevrenizdeki gerekli kişilere bilgi verin. Böylece bu sıkıntılı dönemde dıştan gelen zorlamaları önleme imkanınız doğacaktır” dedi.

Devamını Oku

belirli-dozdaki-stres-zararli-degil-2

Belirli Dozdaki Stres Zararlı Değil

belirli-dozdaki-stres-zararli-degilUzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin,’’Stres belli bir dozda olduğunda zararlı olmasının aksine yararlıdır’’ dedi.
Stresin çoğu zaman kişilerin özel yaşamını, iş hayatını ve ileri seviyede olduğunda psikolojik / fizyolojik sağlığını olumsuz etkileyen bir unsur olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, “Stres aslında bir tepkidir. Organizmamızın üstesinden gelmesi gereken bir durumla karşılaştığında verdiği tepkidir, zorlantıdır. Bu tepkinin fizyolojik boyutları çoğunlukla dışarıdan gözlemlenebilir. Nabızda,terlemede artış, mide kasılmaları,kasların gerginleşmesi,nefesin daralması,kalbin hızlı atması gibi… Tepki sadece fizyolojik değil düşünsel ve duygusal boyutta da olur. Yoğun streste birey konsantre olmakta güçlük çeker, duygular daha yoğun ve kontrol etmesi güç bir hal alır.Bu sebeplerden insan ilişkileri ve iş ilişkilerinde problemler ortaya çıkar. Daha da ötesinde psikosomatik rahatsızlıklar dediğimiz psikolojik kökenli fiziksel şikayetler oluşur. Stresin olumsuz yanlarından bu kadar bahsetmişken olumlu yanlarını da unutmamak gerekir. Stres belli bir dozda olduğunda zararlı olmasının aksine yararlıdır. Birey fiziksel hem de düşünsel,duygusal anlamda harekete geçirir. Hiç stresin olmaması aşırı olması kadar uzmanları endişelendirir” diye konuştu.
Herkesin stres eşiğinin farklı olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, “Aynı olaya karşı iki kişi farklı düzeyde stres hissedebilir. Hatta aynı kişi aynı olaya farklı zamanlarda farklı oranda stres hissedebilir. Yani asıl belirleyici olan stres yaratan etkenden daha çok bireyin bu etkene ne kadar önem verdiği ve onunla başetme konusunda kendini ne kadar yeterli gördüğüdür.” dedi.
Genel olarak stresin aşamaları üç kategoride ele alındığını anlatan Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, “Bunlar; Alarm, Direnme ve Tükenme. Stres oluşturan etkenle karşılaştığımızda alarm durumuna geçeriz,bu bir nevi uyarı gibidir. Böylece bütün organizma bu duruma karşı direnmeye başlar. Ama direnme süreci uzun ve başarısız bir süreçse enerjimiz biter ve üçüncü aşama olan tükenme evresine gireriz. Önemli olan tükenme aşamasına gelmeden stres düzeyimizi dengeleyici önlemler alıp daha sağlıklı düşünebileceğimiz bir alana sahip olmaktır. Unutmayın sağlıklı ve sakin düşünemezsek problem çözme yeteneğimizi verimli olarak kullanamayız.” şeklinde konuştu.

Devamını Oku

unutkanlik-depresyon-belirtisi-olabiliyor2

Unutkanlık Depresyon Belirtisi Olabiliyor

unutkanlik-deprasyon-belirtisi-olabiliyorUzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, unutkanlığın depresyon belirtisi olabileceğini belirtti.
Depresyonun, çökkün ruh hali, ilgi ve zevk almada oldukça azalma ile tehlike sinyalleri veren duygusal, zihinsel, davranışsal bazı belirtilerle kendini gösteren ve bedenimize de yansıyabilen bir durum olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, “Günlük hayattaki olası duygusal dalgalanmaları, iniş çıkışları depresyon olarak etiketlemek doğru değildir. Bu ruh halini depresyon olarak tanımlamak için süregelen belirtilerin en az 15 gündür var olması gerekmektedir. Peki nedir bu belirtiler? Duygusal belirtiler; mutsuzluk, karamsarlık, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, kendine yönelmiş suçluluk duygularında artış, ilgide azalma, huzursuzluk, kendini değersiz ve yalnız hissetme, cinsel isteksizlik, kendine güveninin azalması, genel bir bıkkınlık hali ve intihara meyil görülebilir.” diye konuştu.
Zihinsel belirtilerde en çok göze çarpanın unutkanlık olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin, şöyle konuştu:
“Bunun yanı sıra konsantrasyon bozuklukları, dikkatini bir yere odaklayamama yada uzun süre dikkatini bir işe verememe, dikkat süresinin kısalması şeklinde sorunlar görülebilir. Karar verme mekanizmasında da çoğunlukla sıkıntı yaşanmaktadır. Davranışsal belirti olarak hareketlerde belirgin bir ağırlaşma, halsizlik durumu, sosyal ortamlara girmekten kaçınma, insan ilişkilerinden uzaklaşma, iletişimini koparma, yapması gerekenleri erteleme, cinsel ilişkiden kaçınma görülebilir. Bedenimiz de depresyon durumundan etkilenir. Aşırı kilo kaybı yada tam tersine iştahta artış sonucu fazla kilo alma durumu ortaya çıkabilir. Uyku ile ilgili problemler sıkça karşımıza çıkar. Kişi ya uyuyamadığından yada aşırı uyuduğundan şikayetçidir. Ne kadar uyusa da kendini dinlenmiş hissetmeyebilir. Mide rahatsızlıkları bu dönemde en yaygın olarak görülen hastalıklardır. Bunun yanı sıra eklem ağrıları, baş ağrısı gibi durumlar da ortaya çıkabilir. Bütün bu saydığımız belirtilerin hepsinin aynı anda gözükmesi gerekmez. 4-5 tanesi en az 15 gündür devam ediyorsa bir uzmana gitmenizde fayda vardır. Depresyonla başa çıkmak için genelde ilaç tedavisi ve terapi yöntemleri kullanılır. Kişinin tedaviyi aksatmaması gerekir. Bu dönemde yakınların desteği oldukça işe yarar. Kişinin kendini değerli hissetmesine katkıda bulunur. Bu yüzden sıcak ilişkilerin olduğu yakın çevre ile iletişimde bulunmak bu süreçte yararlıdır. Aynı zamanda bünye için zararlı maddelerden uzak durup yürüyüş gibi sporlar yapmak bedenimizin depresyonla savaşında destekçi olacaktır.”

Devamını Oku

Anneyim-ve-Depresyondayim-2

Anneyim ve Depresyondayım!

   Anneyim-ve-Depresyondayim  Anneyim ve Depresyondayım !

     Anne olmak bir kadın için en güzel deneyimlerden biri olarak nitelendirilse de bazı anneler için bu süreç zorlu geçebilmektedir. Annelerin yaşadığı depresif rahatsızlıklara değinirken ilk ele almamız gereken doğum sonrası depresyondur.

     Yeni bir varlığı dünyaya getirmek, kadında hem hormonal hem duygusal anlamda değişimlere,dalgalanmalara sebep olur. Bu nedenlerden dolayı yeni doğum yapmış annelerde ilk on gün annelik hüznü denilen duygulanım durumlarını doğal karşılarız. Fakat bu süreç iki haftadan fazla sürerse o zaman doğum sonrası depresyondan şüphelenilmesi gerekmektedir. Annede ilgi ve enerji eksikliği, yaşamdan zevk alamama hali, şiddetli mutsuzluk, hüzün yada duygu küntlüğü, iştahsızlık, uyku prolemleri, bebekle ilgili aşırı kaygı, bebeğin ilgi ve ihtiyaçlarına cevap verememe, suçluluk ve yetersizlik duyguları, konsantrasyon ve bellek sorunları görülebilir.

     Annede oluşan bu depresyonun nedenlerini incelediğimizde birden fazla faktörün etkili olabildiğini görmekteyiz. Öncelikli olarak annenin henüz hamileyken yada daha öncesinde depresyon geçirmiş olması doğumdan sonraki depresyon riskini arttıran bir etken. Erken yaşta çocuk sahibi olmak, annenin bilişsel ve duygusal olarak kendini hazır hissetmemesi, istenmeyen gebelik durumları, sosyo ekonomik sıkıntıların aşırı stress ve endişe yaratması, eşler arasında problemli bir ilişkinin varlığı, annenin ihtiyaç duyduğu desteği eşinden ve çevresinden bulamaması, daha önce kayıpla sonuçlanmış gebelik deneyimleri, hamilelik sürecinde yaşanan ve annenin psikolojisini etkileyebilecek sarsıcı olaylar (yakınının kaybı,iflas durumları vs…) depresyona neden olabilir. Ayrıca bebeğin sağlığıyla ilgili olumsuz durumlar da annenin suçluluk ve yetersizlik duygularını tetikleyerek depresyona yol açabiliyor.

   Önemli başka bir boyut da mükemmel anne, mükemmel eş ve mükemmel iş kadını olmaya çalışırken arada sıkışıp kalan kadının yaşadığı depresyondur. Doğum sonrası depresyon dediğimiz durumu yaşamasa bile bir süre çocuğuyla ilgilenip sonra iş kariyerine devam etmek isteyen annelerde hem çocuğunun ihtiyacını eksiksiz karşılama çabaları hem de eş olarak görevlerini yerine getirme koşuşturması arasında yaşanan çaresizlik hislerinin yetersizliğe sonrasında da karamsalık ve depresyona doğru gittiğini görmekteyiz. Bu dönemde kadının eşinden ve yakınlarından destek görmesi ve onay alması depresyonu önleyici ve iyileştirici öncelikli etkenlerdir.

     Hem doğum sonrası depresyon hem de annenin daha sonraki dönemlerde yaşadığı depresyon çocuğuna karşı olumsuz tutumlar sergilemesine neden olur. Çocuğun bilişsel,sosyal ve duygusal gelişiminde anne ile olan ilişkisinin önemi göz önünde bulundurulduğunda annenin çocuğa karşı aşırı soğuk ve ilgisiz yada tam tersine aşırı korumacı olması yada sert olması çocuğun gelişim alanlarını olumsuz etkileyecektir. Özellikle anne ve çocuk arasında ilk bir yılda gelişmesi gereken güvenli bağlanma yapısı doğum sonrası depresyon yaşayan annelerde sağlıklı bir şekilde gelişemez ve bu da sonraki süreçlerde çocuğun kişilik yapısında sıkıntılara yol açar.

     Anne olduktan sonra bu süreçte kadının kendine zaman ayırabilmesi, dinlenebilmesi, çocuğa dair sorumlulukları eşi ile paylaşıp bütün yükü kendi üstünde hissetmemesi, çevresinden, yakınlarından anneliğine dair takdir görmesi, çocuğuyla tensel temas kurmaya özen gösterip verimli zaman geçirmesi, hafif egzersizler yada yürüyüşler yaparak vücudunu zinde tutması ve öz bakımına dikkat etmesi depresyon oluşumu ve ilerlemesini önleyici faktörler olması adına önemlidir. Hem bireyin kendisi hem de aile içi ilişkiler için oldukça sıkıntı yaratabilecek bu sürecin en kısa zamanda ve sağlıklı bir şekilde atlatılması için geç kalınmadan bir uzmana danışılarak psikoterapi desteği alınması gerekmektedir. Özellikle geçmişinde depresyon hikayesi olan kişilerin doğum sonrası dönemi daha rahat geçirebilmesi için hamilelik sürecinden itibaren bu destekten faydalanması önerilir.

 

Uzm. Psikolog Sinem Gül ŞAHİN

Devamını Oku

Pazartesi-Sendromu-2

Pazartesi Sendromu

Pazartesi Sendromu

Pazartesi-SendromuPazartesi sendromu denilen şey nedir?

Özellikle hafta sonu tatillerinden sonra pazartesi okula ya da işe başlamakla ilgili hissedilen isteksizlik ve sıkıntılı ruh halidir. Yoğun iş temposu olan, şehir yaşamının koşturmacasında mücadele eden, rekabete dayalı bir sistemde çalışmaya ya da öğrenim görmeye çalışan ve hayatının akışından çok da memnun olmayan insanların dönem dönem yoğun yaşayabileceği bir durumdur. Bu durum küçük müdahalelerle atlatılabilecek dönemsel psikolojik bir hal mi yoksa artık psikopatolojik bir rahatsızlık olarak hayatımızda yer edinmiş ve ciddi müdahale gerektiren bir durum mu bunu ayırt etmek önemlidir. Bunun için onun sıklığına, şiddetine ve kişiyi sosyal ve iş hayatında ne kadar engellediğine bakarız.

Pazartesi sendromu çoğumuzun pazarını da alır götürür. Yarının biriken işleri, çalışma ortamının veya iş arkadaşlarının sevilmemesi gibi nedenlerden dolayı bir günlük pazar günü de bunları düşünerek geçiyor. Dolayısıyla pazartesi sendromun asıl sebebi Pazar da mı saklıdır?

Pazartesi sendromunun sebebi Pazar gününde saklıdır diyemeyiz çünkü sebep kişinin kendi psikolojik yapısında ve hayat koşullarında saklıdır. Ama başlangıcı Pazar günündedir diyebiliriz hatta bazı ağır durumlarda hafta sonunun daha erken vakitlerinde bile olabilir. Pazar günü tatilin bitişini simgeler ve tabi ki her bitiş bir başlangıca işaret ettiğine göre tatilin bitişi de iş yada okulun başlangıcı anlamına gelir. Korku ve kaygı yaratan her şey onla yüzleştiğimiz andan önceki günlerde daha korkutucudur. Onla yüzleştiğimizde artık onu beklemenin korkusu ve kaygısıyla uğraşmıyor oluruz. O yüzden pazartesi sendromu da korkuyla beklediğimiz Pazar günü ve aksamında daha yoğundur. Pazartesi sabah biraz bu hal devam etse de artık öğleden sonra ve akşama doğru pazartesi halini zaten yaşadığımız için beklenti kaygısı yok olmuştur, sendrom ortadan kalkar.

Kimler pazartesi sendromuna girmez? Bu kişilerin özellikleri nelerdir?

Şu ana odaklanmayı becerebilen, kaygı düzeyi normal, stresle başetme mekanizmaları iyi olan, kendisiyle ve hayatının koşullarıyla barışık kişiler pazartesi sendromuna karşı dayanıklıdır diyebiliriz.

Pazartesi sendromu ile ilgili genel bir değerlendirme yapabilir misiz?

Aslında pazartesi sadece iş ve okul değil birçok başlangıcın simgesidir. Diyetlerimiz, hayata dair değişim kararlarımız, spora başlamamız vb…birçok şeyin başlangıcını pazartesiye atfetmişizdir. Bu da pazartesiyi zihnimizde sorumlulukların başladığı, gerekliliklerin uygulamaya geçirildiği yani taşın altına elimizi koyduğumuz gün olarak kodlamamızı sağlıyor. Bu tarz bir başlangıç algımız varken hafif bir stresi olağan görürüz, hatta az düzeyde bir kaygının performansımız için tetikleyici olduğunu bile söyleriz. Ama eğer bu kaygı bizi olumsuz yönde etkileyecek kadar yükselmişse ve zihnimiz stresle başedemeyecek hale geliyorsa hatta bu bedenimize, uykumuza yansıyorsa orda kırmızı alarm var demektir. Ve siz bu alarmı dikkate alıp müdahale etmek için harekete geçmezseniz sadece bir pazartesi sendromu gibi gözüken bu durum beraberinde depresyon, kaygı bozukluğu, uyku bozukluğu, psikosomatik rahatsızlıklar gibi daha ciddi boyuttaki psikolojik rahatsızlıkları da hayatınıza taşıyabilir.

Pazartesi sendromundan nasıl kurtulabiliriz?

  • Öncelikle neden böyle bir sendromunuz var, bu soruyu kendinize sorun ve kendi kişilik yapınızla ilgili, çalışma veya okul ortamınızla ilgili sizi rahatsız eden faktörleri tespit edin, bunları değiştirmek ya da değişmiyorsa kabullenmek için neler yapılabilir sorusunu sorun
  • Bu faktörleri tespit ettikten sonra aynı zamanda olumlu faktörleri tespit edin ve bir süre bunlara odaklanmaya çalışın
  • Bütün bu olumlu ve olumsuz faktörlerin sizin üzerinizde yarattığı etkiyi bir kenara koyun ve başkaları üzerinde nasıl etki yarattığını gözlemlemeye çalışın ve görecelilik kavramını keşfedin. Aynı olgu her insan için başka bir etki taşıyor. Yani her şey zihnimizde bitiyor, o olguyu ne kadar önemli hale getirdiğimizle ve onu nasıl algıladığımızla doğru orantıda bizde bir etki yaratabiliyor.
  • Gevşeme egzersizleri, yürüyüş gibi faaliyetler gerginliğinizi azaltmaya yardımcı olacaktır.
  • Şu ana odaklanıp, onu yaşayıp hakkıyla değerlendirmek önemli. Pazartesi günü yaşanacaklar yüzünden bugünü, pazarı zehir etmek anlamsız. Peki nasıl olacak? Şu ana odaklanmayı hayatınıza bir rutin olarak yerleştirebilmek için günde en az bir kere meditasyon yapmak yararlıdır. Bunun için başlangıçta çok kapsamlı bir ortama veya video kaydı dinlemenize gerek yok, en temelden başlayın. Her gün 15 dk gözlerinizi kapatıp dik bir şekilde oturun ve tepeden tırnağa her uzvunuzu sırayla tek tek hissetmeye odaklanın. Bu esnada düşünceler aklınıza gelecektir sorun değil kaçmaya çalışmayın gelip geçmesine izin verin siz o sırada somut olana, bedene odağınızı yönelmeye çalışın. Günde 15 dk ayırarak yapacağınız bu egzersiz zihninizin şimdiye odaklı bir düşünme yapısı geliştirmesi için en basit tohumlardan biri olacaktır.
  • Pazar gününüze seveceğiniz aktiviteleri koyun. Ayrıca pazartesi için de güzel planlarınız olsun, kendi koşullarınız doğrultusunda pazartesiyi renklendirecek ufak aktiviteler yaratın. Öğlen yemeğinde keyif alacağınız arkadaşlarla randevulaşmak, yada akşamı için zevk alacağınız bir yere gitmek, yada gün içinde vereceğiniz molaları renklendirecek bir şeyler bulmak en basit örnekler
  • Hafta sonları, hafta içi yaşamınızdan çok farklı bir beslenme ve uyku düzeni programınızın olmamasını öneriyoruz. Bedenimizdeki değişimler zihnimize yansır. O yüzden hafta içi ve hafta sonu düzeninizi yakın tutmaya çalışın ve tabi ki her ikisinde de sağlıklı beslenmeye ve yeteri kadar uyku uyumaya çalışın.
  • Eğer sendrom uzun bir süre devam ediyorsa ve şiddeti hayatınızın akışını engelliyorsa mutlaka bir psikologdan destek alın.

 

Uzman Klinik Psikolog

Sinem Gül ŞAHİN

Devamını Oku

KIMSEYE-TAHAMMUL-EDEMIYORUM-2

Kimseye Tahammül Edemiyorum.

Kimseye Tahammül Edemiyorum.

     KIMSEYE-TAHAMMUL-EDEMIYORUMBu cümleyi çok sık kullandığınızı düşünüyorsanız dikkat! İnsanlar tahammül kredilerini son zerresine kadar kullanıp artık sınıra dayandıklarında yada böyle bir krediye sahip olacak kişilik yapıları en başından beri varolmadığında bu isyan cümlesiyle karşılaşırız. İki olasılık da baş etmesi zor durumlardır ve bazen çözüm için kökten değişim gerekir.

     Bazı insanlar verici oldukları ve karşı tarafın her koşulunu kabul edip yerine getirdikleri sürece sevilip değer göreceklerini düşünürler. Fikir tartışmalarına girmektense kabullenmek onlar için daha güvenli bir alandır. Bu yüzden ilişkilerinde sabit durumu korumak adına farkında olmadan kendi tahammül sınırlarını daraltırlar,sonunda da tüketirler. Herşeyi kabullenirmiş gibi görünen bu kişilik belli bir süre sonra patlamaya hazır bir bomba haline gelir. Çevresindekiler onun önceki yapısına alışık oldukları için artık en ufak şeye bile tahammül edemeyen bu yeni kişiliğe bir anlam veremez. İlişkilerde çatışmalar artar, çatışma arttıkça kişinin tahammülsüzlüğü beslenir,tahammülsüzlük arttıkça çatışma artar ve bu kısır döngü sonunda mutsuzluğu doğurur. Bu gibi durumlarda yapılması gereken kişinin tahammülsüzlük durumuna gelene kadar niye bu kadar verici olduğunun nedenlerinin bulunmasıdır. Bu nedenler analiz edilip, kişinin varoluşsal değeri üzerine geliştirdiği çarpık düşünceler ve duygular üzerine çalışıldığında kişi ilişkilerinde daha dengeli bir yaklaşım sergileyebilir.

     Aşırı verici olan insanların geçmişine baktığımızda sıkça karşımıza mükemmelliyetçi yapıya sahip bir aile tablosu çıkar. Bu aile yapılarında koşullu sevgi gösterimi esastır. Kişi hata yapmadığı, söylenenleri yerine getirdiği yani ebeveyni tatmin ettiği ölçüde onaylanır ve takdir edilir. Bu da kişinin kafasında şöyle bir şema oluşturur; karşımdaki insanın taleplerini yerine getirdiğim koşulda beni sevecektir,aksi takdirde reddedileceğim. Böylece değer görmekle ilgili kaygıların da tohumu atılmış olur. Sonrasında da vericilik dönemi başlar. Uzun bir süre bu dönemin etkisi sürer. Kişinin kendi doğru ve standartları yerine karşısındakinin doğru ve standartları hakimdir. Ta ki saatli bomba patlayana kadar. Bu dönemden sonra kişilerin kendi standartlarını inşa etmeye ve onu korumaya dair çok katı bir tutum içine girdiğini görürüz. Ama bu durum gel gitli olduğu için kişinin ruhsal dengesi iyice bozulur. Çünkü daha önce deneyimlemediği ona yabancı gelen bir yapı içindedir ama artık eski alışık olduğu yapısına tutunacak hali de kalmamıştır,tükenmişlik hisseder. Bu ara dönem en yorucu olandır. Artık kendime de tahammül edemiyorum şikayetleri yükselir. Bu noktada bir uzmandan yardım alınması kaçınılmazdır.

     Tahammül sınırları konusunda sorun yaşayan diğer bir kişilik yapısına baktığımızda otoriter aile modelinin etkilerini görürüz. Belirlenmiş standartların dışındaki kişisel farklılıkların hoş karşılanmadığı, kuralların esneyemez olduğu, fikir paylaşımlarının rahat yapılamadığı, evdeki otorite olan kişinin doğrularının genel geçer doğru olarak kabul edilmesinin zorunlu olduğu katı aile tutumunda yetişen birey bu yapıyı özümseyip kendi kişiliğinde bunu dışa yansıtabilir. Otorite figüründeki mekanizmalar ona da geçmiştir. Kendisinin değişmez standartları, esneyemez kuralları vardır ve ilişkilerinde karşısındaki insanın kendisinden farklı olan yönlerini kabullenemez. Kendi yapısına aykırı düşen hiç bir davranış ve düşünceye tahammülü yoktur. Bunu kendi yapısına saygısızlık yada zarar verici bir durum olarak görüp savunmaya geçer. Sanki varoluşuna saldırılıyormuş gibi bir tehtid algılar ve öfke duygusu yükselir.

     Gerek arkadaşlık ilişkisi,gerek kadın-erkek ilişkisi gerekse iş ilişkisi olsun her durumda hem kişinin kendisi hem de karşısındaki için zor bir ilişki olacaktır. Çünkü bu yapıya sahip kişiler kendi kafalarında belli bir şema oluşturmuştur ve bu şemaya uygun davranmayıp,beklentilerini karşılamayan insanlarla ilişki kurmakta güçlük çekerler. Bireysel farklılıklara hoşgörüleri az olduğu için yakın ilişkilerinde çok sık çatışma yaşarlar. Empati kuramazlar ve sürekli kendi isteklerini kabul ettirme çabasında olurlar. İsteklerini kabul ettiremedikleri noktada egosal problemleri ile yüzleşmek zorunda kalırlar.

     Aslında dışarıdan katı görünen bu kişinin içerisinde çok hassas, kırılgan bir yapı vardır. Unutulmamalıdır ki iç yapı ne kadar kırılgan olursa onu korumak için giyilen zırh o kadar sert olacaktır. Bilinmezlik, belirsizlik ve değişim korkutucu gelir. Alışılmış olana tutunmak onlar için bir anlamda hassas yapıyı güvende tutmaktır. Dolayısıyla kendi bildiklerinden farklı birşey söz konusu olduğunda reddedici davranırlar. O yüzden etrafta benim standartlarım benim kurallarım benim isteklerim tekerlemesiyle dolanırlar. Orta yol, uzlaşma diye birşey yoktur, başka standart, kurallar ve istekler tahammül edilemezdir.

     Tepkilerindeki aşırılık ve tutumlarındaki ısrarcılık oranında yalnızlığa itilme süreci hızlanır. Yalnızlığın ilk dönemlerinde diğer insanları suçlama eğilimi devam eder. Kızgınlığı onların farklı olmalarından onu terk etmiş olmalarına doğru yön değiştirir. Öfke artmaya devam eder. Her ilişkide benzer şeyleri yaşamasının artık kendisiyle alakalı bir durum olduğunu anlayana kadar yalnızlığa gömülür. Kimseye tahammül edemeyen kişi yalnızlığa tahammül edemez hale geldiğinde ve ruhsal acısı dayanılamaz olduğunda değişim için ilk adımlarını atmaya başlar. Bu dönemde çevresindekilerin kabulleniciliği, ona destek olması, davranışlarındaki değişimle ilgili ona olumlu geri bildirimlerde bulunmaları kendini toparlama süreci için önemlidir.

     Bıçak kemiğe dayanıp işler içinden çıkılmaz bir hal almadan önce çevrenizdekilerin tepkileri ve ruh halinizdeki zorlantı doğrultusunda tahammülsüzlüğünüzün farkına varıp önlemler alabilirsiniz. Bunun için size gelen eleştirilere açık olun. Bu eleştiriler karşısında hissettiğiniz duygularla ilgili kendinize karşı dürüst olun. Bu duyguları ve korkularınızı kabullenip,aralarından hangilerinin rahatsız edici olduğunu ve bununla ilgili neler yapabileceğinizi düşünün. İyi-kötü, doğru-yanlış göreceli olmaya müsait kavramlardır bu yüzden yargılayıcı tavırlar sergilemekten kaçının. Herkesin sizinle aynı yapıya sahip olmasını bekleyemezsiniz, farklılıklara karşı toleransınızı arttırın. Bunları yapmakta güçlük çekiyorsanız ve tahammülsüzlüğünüze engel olamıyorsanız profesyonel bir destek almanızda yarar var demektir. Başa çıkamadığınız durumlarda bir uzmandan yardım istemekten çekinmeyin.

 

Uzm. Klinik Psikolog

Sinem Gül ŞAHİN

 

 

 

Devamını Oku

Depresyon

Depresyon

Depresyon

Depresyon,çökkün ruh hali, ilgi ve zevk almada oldukça azalma ile tehlike sinyalleri veren duygusal, zihinsel, davranışsal bazı belirtilerle kendini gösteren ve bedenimize de yansıyabilen bir durumdur. Günlük hayattaki olası duygusal dalgalanmaları, iniş çıkışları depresyon olarak etiketlemek doğru değildir. Bu ruh halini depresyon olarak tanımlamak için süregelen belirtilerin en az 15 gündür varolması gerekmektedir. Peki nedir bu belirtiler?
Duygusal belirtiler; mutsuzluk, karamsarlık, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, kendine yönelmiş suçluluk duygularında artış, ilgide azalma, huzursuzluk, kendini değersiz ve yalnız hissetme, cinsel isteksizlik, kendine güveninin azalması, genel bir bıkkınlık hali ve intihara meyil görülebilir.
Zihinsel belirtilerde en çok göze çarpan unutkanlıktır. Bunun yanı sıra konsantrasyon bozuklukları, dikkatini bir yere odaklayamama yada uzun süre dikkatini bir işe verememe, dikkat süresinin kısalması şeklinde sorunlar görülebilir. Karar verme mekanizmasında da çoğunlukla sıkıntı yaşanmaktadır.
Davranışsal belirti olarak hareketlerde belirgin bir ağırlaşma, halsizlik durumu, sosyal ortamlara girmekten kaçınma, insan ilişkilerinden uzaklaşma, iletişimini koparma, yapması gerekenleri erteleme,cinsel ilişkiden kaçınma görülebilir.
Bedenimiz de depresyon durumundan etkilenir. Aşırı kilo kaybı yada tam tersine iştahta artış sonucu fazla kilo alma durumu ortaya çıkabilir. Uyku ile ilgili problemler sıkça karşımıza çıkar. Kişi ya uyuyamadığından yada aşırı uyuduğundan şikayetçidir. Ne kadar uyusa da kendini dinlenmiş hissetmeyebilir. Mide rahatsızlıkları bu dönemde en yaygın olarak görülen hastalıklardır. Bunun yanı sıra eklem ağrıları, baş ağrısı gibi durumlar da ortaya çıkabilir.
Bütün bu saydığımız belirtilerin hepsinin aynı anda gözükmesi gerekmez. 4-5 tanesi en az 15 gündür devam ediyorsa bir uzmana gitmenizde fayda vardır.

Kış depresyonu

İnsanlar mevsim değişimi sebebiyle de depresyona girebilirler. Bu durumla ilgili en sık karşımıza çıkan kış depresyonudur.Bu depresyon sonbahar ve kış aylarında başlayan,ilkbahar ve yaz aylarına doğru düzelme gösteren bir depresyon türüdür. Belirtileri daha önce sıraladığımız depresyon belirtileri gibidir. Ama kişide mevsimsel depresyon vardır diyebilmemiz için bu durumu iki yıl üst üste yaşamış olması gerekir. Diğer depresyon türleri gibi kadınlarda görülme oranı daha sıktır.
Mevsim değişimiyle depresyona girmekteki temel etken ışıktır. Sonbahar ve kış aylarında günışığının daha az olması beynimizde salgılanan ve depresyonla ilişkili olan melatonin ve serotonin gibi kimyasal maddeleri etkiler. Günışığında azalma ve karanlık geçirilen saatlerin artması melatonin salınımını arttırırken, serotonin salınımını azaltır. Melatoninin artması enerjide azalmaya, uykuya meyile , uyuşukluğa ve yeme isteğinde artışa sebep olur. Bu süreçte ışıkta azalmaya bağlı olarak serotoninin azalması da kişinin bu depresif durumla başetmesini zorlaştırır. Bu sebeple ilaç ve terapi tedavisinin yanı sıra ışık tedavileri de uygulanmaktadır.

Depresyonun iş yaşamımıza etkileri

Depresyon ciddiye alınması gereken bir durumdur. İnsanın temel günlük faaliyetlerinden başlayarak iş hayatına kadar geniş bir yelpazeyi etkiler. Kişinin ruh sağlığındaki rahatsızlıklar,özellikle depresyon, iş yaşamındaki verimi azaltan faktörler arasında en ön sıralarda görülmektedir. Bu konuda özellikle ABD'de yapılan sayısız araştırma var. Malesef ülkemizde kişinin ruh sağlığı iyi olduğu sürece iş hayatındaki başarıların hem bireysel hem kurumsal çapta artacağı hala yönetimsel ve çalışan kesim tarafından gözardı edilmekte. Yapılabilecek en büyük yanlış,nasılsa bir süre sonra kendiliğinden geçer deyip durumu ertelemek. Kişi kendinde depresyon belirtilerinin bir süredir varolduğunu sezinlediği zaman hemen bir uzmana başvurmalı. Ne kadar gecikirse durum o kadar ciddileşiyor, kişinin sağlığıyla birlikte otomatik olarak iş yaşantısı da olumsuz etkileniyor.
Depresyonla savaşan kişinin iş hayatına adapte olması için öncelikle odak noktasını iş hayatından kendine çevirmesi gerekiyor. Kendini es geçip iş stresleriyle uğraşması adaptasyonu zorlaştıracaktır. Kişi önce mercek altına kendisini almalı. Sağlıklı ve mutlu olmazsanız iş yaşamına adapte olamazsınız. Gün içerisinde size nelerin iyi gelebileceğini düşünüp onları yapmaya çalışın. Kendinize karşı sabırsız olmayın, tekrar eski performansınıza ulaşabilmek için kendinize biraz zaman tanıyın. Bu süreçte sporunuzu yapın, eğlendiğiniz aktivitelere gitmeye çalışın, iş yaşamıyla ilgili sizi zorlamayacak planlar yapın, riskli kararlar almaktan uzak durun, pozitif düşünmeye çalışıp durumunuzla ilgili iş çevrenizdeki gerekli kişilere bilgi verin. Böylece bu sıkıntılı dönemde dıştan gelen zorlamaları önleme imkanınız doğacaktır.

Depresyonu yenmek için

Depresyonla başa çıkmak için genelde ilaç tedavisi ve terapi yöntemleri kullanılır. Kişinin tedaviyi aksatmaması gerekir. Bu dönemde yakınların desteği oldukça işe yarar. Kişinin kendini değerli hissetmesine katkıda bulunur. Bu yüzden sıcak ilişkilerin olduğu yakın çevre ile iletişimde bulunmak bu süreçte yararlıdır. Aynı zamanda bünye için zararlı maddelerden uzak durup yürüyüş gibi sporlar yapmak bedenimizin depresyonla savaşında destekçi olacaktır.

Kendimizi depresyona sokmamak için alabileceğimiz önlemler

Depresyonun nedenleri genetik,biyolojik ve psikososyal olabiliyor. Bu nedenle kendini depresyon sürecine sokmamak çoğu zaman kişinin kontrolünde olamıyor. Ama yaşam tarzımızda yapabileceğimiz düzenlemeler tabiki destekçimiz olacaktır. Eğer negativist bir bakış açınız varsa bunu değiştirmeye çalışmak, düzenli spor yapmak, dengeli beslenmek, alkol ve sigaradan olabildiğince uzak durmak, uyku düzenine önem vermek, hobi edinerek kendinizi iyi hissedeceğiniz aktivitelerde bulunmak, sevdiğiniz insanlara zaman ayırmak bedensel ve ruhsal dengenizin korunması açısından önemli gördüğümüz faktörler.
Kendimizi tanımak önemli
Çoğu kişi neyden niye korktuğunu, niye çok öfkelendiğini niye kıskandığını yada niye mutsuz olduğunu bilmeden yaşıyor. Güçlü yanlarınızı, zaaflarınızı, sizi öfkelendiren, mutlu eden, korkutan şeyleri keşfedip, hangilerinden rahatsız oluyorsunuz, bunlar neden kaynaklanıyor ve değiştirmek için neler yapabilirsiniz diye düşünmeniz gerekiyor. Hayattaki diğer şeylere ayırdığınız mesai kadar kendinize de zaman ayırmalısınız. Başa çıkamadığınız noktada da psikologtan destek almaktan çekinmemelisiniz. Unutmayın ki yaşayacağınız yedek bir hayatınız yok o yüzden şu anki en kıymetliniz,bu sebeple kendinizi ertelemeyin.

Uzm. Klinik Psikolog
Sinem Gül ŞAHİN

Devamını Oku

Ask-ve-insan-Dogasi

Aşk ve İnsan Doğası

Aşk ve İnsan Doğası

En eski, en köklü, en güçlü kavramlardan biridir aşk. Yüz yıllarca tanımı yapılmaya çalışılmış ama tam olarak ne bilimsel ne felsefik ne psikolojik hiç bir kalıba sığdırılamamıştır. Bunu bu kadar güçleştiren, temel bazı ortak dinamiklere rağmen her aşkın bir o kadar öznel oluşu ve aşkı tanımlamada tek bir görüşe varılmanın güçlüğüdür. Bu yazıyı hazırlama aşamasında farklı yaş kesimi ve farklı mesleklerdeki insanlara "sence aşk nedir?" diye sorduğumda aldığım yanıtlarda bu gerçek bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Herkesin aşk tanımı kendi öznel deneyimlerine ve öğrenmişliklerine dairdi. Kimisi fiziksel, cinsel, sosyal ve ruhsal uyum olarak tanımlarken kimisi karşılık gözetmeden hissedilen yoğun duygu olarak tanımladı. Kimine göre aşk bir çıkmaz, bir tutsaklık durumu kimine göre ise aşk bütün özgeci eylemlerimizin temelinde olan ve tanrı, aile, sevgili ve arkadaş ayrım gözetmeksizin her ilişkinin içinde kendini vareden kutsal bir duyguydu. Kimilerine göre fedakarlık kimilerine göre bağımlılıktı. Bazılarına göre huzur bazılarına göre huzursuzluktu. Bütün bu farklılaşmalara rağmen yine de gerek bilim gerekse felsefik akımlar yıllardır aşka dair temel bir tanımlama, çözümleme arayışı içerisindedir. Biyolojik açıdan hormonlara atfedilen aşk, psikoloji tarafından ele alındığında insanın duygusal sosyal yapısının temel ihtiyaçlarından biri, felsefik olarak bakıldığında varoluşun bir parçası, bazen amacı olarak görülmüştür. Aşka dair bu arayışta ortaya çıkan cevaplar bir çok mitolojik hikaye ile sonraki nesillere aktarılmıştır. Bu mitoslar arasında benim en beğendiğim Eros-Psyche mitosudur.

Eros-Psyche mitosu ile tanışmam daha henüz üniversite yıllarının ilk döneminde, psikoloji öğrencisiyken olmuştu. Bilindiği gibi psikoloji yani ruh bilimi Yunanca psyche (ruh) ve logos (bilgi) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. O dönemde eğitimini aldığım bilimin ismini oluşturan kelimelerinden biri olan Psyche'ye dair böyle güzel bir mitolojik hikayeyle karşılaşmak benim için oldukça ilgi çekiciydi. Bu hikayede Psyche'nin (ruh) güzelliğinden, aşk (Eros) ile karşılaşmasından, aralarındaki olağanüstü bağdan, aşkı kaybetmesinden ve ona tekrar kavuşmak için verdiği çabadan bahsedilir. İlk bakışta salt bir aşk hikayesi gibi görünen mitos, alt metinlerine baktığınızda ruhun korkularını, güvensizliğini, sonrasında aşka ulaşmak için gösterdiği çabaları, çektiği acıları ve bu süreçlerin onu olgunlaştırması sonucu aşkın tekrar ona dönmesini ve ruhun ölümsüzlüğe kavuşmasını anlatır. Bizim kendi kültürümüzde de alt metinleri buna benzer bir çok güzel aşk hikayesi vardır. Leyla ile Mecnun gibi....

Çağlar geçtikçe,dönem değiştikçe insanların aşk nedir sorusunun cevabını bulma yolunda izledikleri yöntem ve bakış açıları değişim göstermiş, ürettikleri teoriler de çeşitlenmiştir. Psikoloji bilimi içerisinde psikanalitik bakış, aşkı ilk sevgi nesnesine duyulan hislerin yinelenmesi olarak görür. İlk sevgi nesnesi ( genelde ebeveyn yada ilk bakım veren kişi) doğumdan sonraki süreçte ilk temas edilendir. Güven bağının ve duygusal doyum tatmininin elde edildiği nesnedir. İlk sevgi nesnesi ile tatmin edici ve güvenli bağlanmanın olduğu ve sonrasında sağlıklı bir ayrışma dönemi geçiren bireyin yetişkinlik dönemindeki ikili ilişkilerinin de daha sağlıklı olacağı varsayılır. İlk sevgi nesnesinin yerine şimdi aşık olduğu kişiyi koymuştur. O dönemde yaşadığı güvensizlikler, korkular, tatminsizlikler varsa aynı şeylerin şimdiki sevgi kaynağında da yaşanabileceğinin endişesi vardır aşık olan kişide. Bu kişilerin genelde ızdıraplı bir aşk hayatı vardır. Karşısındakinin sevgisinden tam olarak emin olamazlar, güven duyguları eksiktir, karşısındakine bağımlı bir yapı geliştirir ve ne tam ilişkide kalabilir ne de ilişkiyi sonlandırabilirler. Tam tersine güven dolu, sevgi tatmininin tam olduğu bir ilk nesne ilişkisine sahip kişilerin sonraki ilişkilerinde aşık olduğu kişiye ve kendine güveni ile ilgili bir sorunsalı olmadığı, sevgi doyumuna ulaşabileceği ilişkileri tercih ettiği, ilişkinin biteceğine dair sürekli bir kaygı yaşamadan ilişkisinin tadını çıkarabildiği, ilişkinin geleceğine yönelik zihinsel yatırımlarının daha sağlıklı olduğu varsayılır.

Farklı başka bir yaklaşım da aşkın insan doğasında ölümsüzlüğü temsil ediyor olmasını vurgular. Yazının başlarında anlattığım Eros-Psyche mitosundaki ruhun aşka kavuşarak ölümsüzlüğe, sonsuzluğa ulaşması ile günümüz psikoloji biliminin anlattığı insanoğlunun genetik aktarım isteği benzer niteliktedir. Mitostaki ölümsüzlük kavramı günümüzdeki üreme kavramına denk gelmektedir. Ruhu ölümsüzlüğe taşıyan aşkın günümüzdeki temsili de partnerlerimizdir. Bu bakış açısında, insanoğlunun üreme davranışı ölümsüzlük isteğini bir nevi tatmin eder niteliktedir. Birey kendisini en iyi şekilde devam ettirebilecek özelliklere sahip bir partner arayışındadır. Bazı temel farklılıklara rağmen bu hem kadın hem erkek için geçerli olan bir arayıştır. İkisi de kendi geninin sağlıklı aktarımının olacağı ve aktarım sonrası sürecin devamlılığını garanti altına alacak güven ve sevgi arayışı içerisindedir. Aşk, karşıt cinsler arasındaki bu tür ilişkinin oluşumu ve devamlılığı için temel mekanizmalardan biridir.

Fizyolojik açıdan ele alındığında aşk ile ilgili yapılan araştırmalarda aşık olma durumunun insanlarda çeşitli hormon salınımı ve beyinsel fonksiyonları etkilediği ortaya çıkarılmıştır. Ama aşkın oluşmasında etkili olan herhangi bir hormon yada fizyolojik yapı ile ilgili ortaya atılmış net bir bilgi yoktur. Aşkın özellikle endorfin hormonu ile olan bağlantısı, aşık olan kişilerin coşkulu halleri, kendilerini daha iyi ve mutlu hissetmeleri ile ortaya çıkar. Aşık olan kişilerin zihinsel fonksiyonlarının canlandığı da ortaya atılan teorilerdendir. Yani aşk bir nevi bünyenin fizyolojik olarak da istediği, ihtiyacı olan bir şeydir. Tabi bütün bu iyi oluş ve canlanma hali aşka dair olumlu duygulanımların hakim olduğu zamanlarda ortaya çıkmaktadır. Aşka dair yaşanılanların olumsuz olduğu durumlarda bu iyi oluş halleri tersine dönebilmektedir. İlk tanımda kendini bütünleşmiş canlı hisseden kişi kötü deneyimlenmiş aşk durumlarında kendini eksik kalmış ve huzursuz hissedecektir.

Genel olarak bütün bu bahsettiğimiz teoriler ve benzerleri çerçevesinde baktığımızda insanın temel bazı ihtiyaçlarını aşk ile tatmin etmeye çalıştığını görüyoruz. Duygusal doyum sağlama, benlikteki eksik kalmışlık hissini tamamlama, güven duygusunu yaşama isteği, değer görme ve sevme sevilme arzusu, genetik aktarımını sağlama, fizyolojik iyi oluş hazzına varma gibi daha burada sıralayamadığımız aşkın birçok işlevi insan doğasının vazgeçilmezidir. Hızlı tüketimin trend olduğu çağımızda günlük, haftalık, aylık yada yıllık paket kullanımı gibi görülen ve tüketilen ilişkilerin ne kadarını aşk olarak tanımlayabileceğiniz ayrı bir tartışma konusu ama bu tür ilişkilerin gerçekten yukarıda sıraladığımız ihtiyaçlarınızı karşılayıp karşılayamadığını düşünmeniz gerekir. Doğamız gereği aşk yolu ile karşıladığımız bu ihtiyaçlarımızı tatmin edemeyen ilişkiler yaşadığımızda psikolojik açlık içerisine girip bir türlü doyum sağlayamadığımız için ruhsal dengemiz bozulmaktadır. Karşı cins ile olan ilişkimiz bir nevi kendimizi varediş tarzımızı da yansıtır. Bir şeyleri tam olarak varedemeden tükettiğimizde hep bir yarım kalmışlıkla karşılaşacağımızı unutmamamız gerekir.

Uzm. Klinik Psikolog
Sinem Gül ŞAHİN

Devamını Oku

cocugum-Kendi-Basina-Uykuya-Dalamiyor

Çocuğum Kendi Başına Uykuya Dalamıyor

Çocuğum Kendi Başına Uykuya Dalamıyor

cocugum-kendi-basina-uykuya-dalamiyor-yazi13 aylık bir bebeğin yaklaşık 12 saat gece uykusuna ve kısa süreli iki gündüz uykusuna ihtiyacı vardır. Eğer bebeğiniz gündüzleri ihtiyacı olandan daha fazla uyuyorsa, gece uykuya dalması güçleşecektir.
Gündüzleri onunla hareketli aktiviteler yapmaya ve sesin, ışığın yüksek olduğu ortamlarda oyun oynamaya özen göstererek fazla uyumasını engelleyin. Bilinenin aksine, çocukların yorulunca değil sakinleşince uykuları gelir. Geceleri ses ve ışığı azaltarak, hareketli oyunlardan kaçınarak, yumuşak bir ses tonuyla onu sakinleştirin. Ninni mırıldanmak, masal okumak işe yarayan ritüellerdir. İyice rahatlayıp uykuya dalmaya başladığında yatağına yatırın, uyanırsa kucağınıza almadan okşayarak ve sakince konuşarak onu yatıştırın ve uyuduğunda yanından ayrılın. Gece uyanırsa ilk sesinde yanına koşmayın, bir süre tek başına uykuya dalmayı denemesine izin verin.

Eğer hala ağlıyorsa yanına gidin ve onu neyin rahatsız ettiğini anlamaya çalışın. Sadece huzursuzluktan uyanmışsa yine kucağınıza almadan sakinleşip uyumasını sağlayın. Bir süre sonra, uyandığında tek başına uykuya geçebilme davranışını öğrenecektir.

Unutmayın, bir bebeğin gece uyuma sistemine alışması, gündüzünün de sistemli olmasına bağlıdır. Gündüz ve gece aktivitelerini hep aynı saatlerde yapan çocuklar, uyku saati geldiğinde yatmaya daha az direnç gösterirler.

Devamını Oku