Skip to main content
Ask-ve-insan-Dogasi

Aşk ve İnsan Doğası

Aşk ve İnsan Doğası

En eski, en köklü, en güçlü kavramlardan biridir aşk. Yüz yıllarca tanımı yapılmaya çalışılmış ama tam olarak ne bilimsel ne felsefik ne psikolojik hiç bir kalıba sığdırılamamıştır. Bunu bu kadar güçleştiren, temel bazı ortak dinamiklere rağmen her aşkın bir o kadar öznel oluşu ve aşkı tanımlamada tek bir görüşe varılmanın güçlüğüdür. Bu yazıyı hazırlama aşamasında farklı yaş kesimi ve farklı mesleklerdeki insanlara "sence aşk nedir?" diye sorduğumda aldığım yanıtlarda bu gerçek bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Herkesin aşk tanımı kendi öznel deneyimlerine ve öğrenmişliklerine dairdi. Kimisi fiziksel, cinsel, sosyal ve ruhsal uyum olarak tanımlarken kimisi karşılık gözetmeden hissedilen yoğun duygu olarak tanımladı. Kimine göre aşk bir çıkmaz, bir tutsaklık durumu kimine göre ise aşk bütün özgeci eylemlerimizin temelinde olan ve tanrı, aile, sevgili ve arkadaş ayrım gözetmeksizin her ilişkinin içinde kendini vareden kutsal bir duyguydu. Kimilerine göre fedakarlık kimilerine göre bağımlılıktı. Bazılarına göre huzur bazılarına göre huzursuzluktu. Bütün bu farklılaşmalara rağmen yine de gerek bilim gerekse felsefik akımlar yıllardır aşka dair temel bir tanımlama, çözümleme arayışı içerisindedir. Biyolojik açıdan hormonlara atfedilen aşk, psikoloji tarafından ele alındığında insanın duygusal sosyal yapısının temel ihtiyaçlarından biri, felsefik olarak bakıldığında varoluşun bir parçası, bazen amacı olarak görülmüştür. Aşka dair bu arayışta ortaya çıkan cevaplar bir çok mitolojik hikaye ile sonraki nesillere aktarılmıştır. Bu mitoslar arasında benim en beğendiğim Eros-Psyche mitosudur.

Eros-Psyche mitosu ile tanışmam daha henüz üniversite yıllarının ilk döneminde, psikoloji öğrencisiyken olmuştu. Bilindiği gibi psikoloji yani ruh bilimi Yunanca psyche (ruh) ve logos (bilgi) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. O dönemde eğitimini aldığım bilimin ismini oluşturan kelimelerinden biri olan Psyche'ye dair böyle güzel bir mitolojik hikayeyle karşılaşmak benim için oldukça ilgi çekiciydi. Bu hikayede Psyche'nin (ruh) güzelliğinden, aşk (Eros) ile karşılaşmasından, aralarındaki olağanüstü bağdan, aşkı kaybetmesinden ve ona tekrar kavuşmak için verdiği çabadan bahsedilir. İlk bakışta salt bir aşk hikayesi gibi görünen mitos, alt metinlerine baktığınızda ruhun korkularını, güvensizliğini, sonrasında aşka ulaşmak için gösterdiği çabaları, çektiği acıları ve bu süreçlerin onu olgunlaştırması sonucu aşkın tekrar ona dönmesini ve ruhun ölümsüzlüğe kavuşmasını anlatır. Bizim kendi kültürümüzde de alt metinleri buna benzer bir çok güzel aşk hikayesi vardır. Leyla ile Mecnun gibi....

Çağlar geçtikçe,dönem değiştikçe insanların aşk nedir sorusunun cevabını bulma yolunda izledikleri yöntem ve bakış açıları değişim göstermiş, ürettikleri teoriler de çeşitlenmiştir. Psikoloji bilimi içerisinde psikanalitik bakış, aşkı ilk sevgi nesnesine duyulan hislerin yinelenmesi olarak görür. İlk sevgi nesnesi ( genelde ebeveyn yada ilk bakım veren kişi) doğumdan sonraki süreçte ilk temas edilendir. Güven bağının ve duygusal doyum tatmininin elde edildiği nesnedir. İlk sevgi nesnesi ile tatmin edici ve güvenli bağlanmanın olduğu ve sonrasında sağlıklı bir ayrışma dönemi geçiren bireyin yetişkinlik dönemindeki ikili ilişkilerinin de daha sağlıklı olacağı varsayılır. İlk sevgi nesnesinin yerine şimdi aşık olduğu kişiyi koymuştur. O dönemde yaşadığı güvensizlikler, korkular, tatminsizlikler varsa aynı şeylerin şimdiki sevgi kaynağında da yaşanabileceğinin endişesi vardır aşık olan kişide. Bu kişilerin genelde ızdıraplı bir aşk hayatı vardır. Karşısındakinin sevgisinden tam olarak emin olamazlar, güven duyguları eksiktir, karşısındakine bağımlı bir yapı geliştirir ve ne tam ilişkide kalabilir ne de ilişkiyi sonlandırabilirler. Tam tersine güven dolu, sevgi tatmininin tam olduğu bir ilk nesne ilişkisine sahip kişilerin sonraki ilişkilerinde aşık olduğu kişiye ve kendine güveni ile ilgili bir sorunsalı olmadığı, sevgi doyumuna ulaşabileceği ilişkileri tercih ettiği, ilişkinin biteceğine dair sürekli bir kaygı yaşamadan ilişkisinin tadını çıkarabildiği, ilişkinin geleceğine yönelik zihinsel yatırımlarının daha sağlıklı olduğu varsayılır.

Farklı başka bir yaklaşım da aşkın insan doğasında ölümsüzlüğü temsil ediyor olmasını vurgular. Yazının başlarında anlattığım Eros-Psyche mitosundaki ruhun aşka kavuşarak ölümsüzlüğe, sonsuzluğa ulaşması ile günümüz psikoloji biliminin anlattığı insanoğlunun genetik aktarım isteği benzer niteliktedir. Mitostaki ölümsüzlük kavramı günümüzdeki üreme kavramına denk gelmektedir. Ruhu ölümsüzlüğe taşıyan aşkın günümüzdeki temsili de partnerlerimizdir. Bu bakış açısında, insanoğlunun üreme davranışı ölümsüzlük isteğini bir nevi tatmin eder niteliktedir. Birey kendisini en iyi şekilde devam ettirebilecek özelliklere sahip bir partner arayışındadır. Bazı temel farklılıklara rağmen bu hem kadın hem erkek için geçerli olan bir arayıştır. İkisi de kendi geninin sağlıklı aktarımının olacağı ve aktarım sonrası sürecin devamlılığını garanti altına alacak güven ve sevgi arayışı içerisindedir. Aşk, karşıt cinsler arasındaki bu tür ilişkinin oluşumu ve devamlılığı için temel mekanizmalardan biridir.

Fizyolojik açıdan ele alındığında aşk ile ilgili yapılan araştırmalarda aşık olma durumunun insanlarda çeşitli hormon salınımı ve beyinsel fonksiyonları etkilediği ortaya çıkarılmıştır. Ama aşkın oluşmasında etkili olan herhangi bir hormon yada fizyolojik yapı ile ilgili ortaya atılmış net bir bilgi yoktur. Aşkın özellikle endorfin hormonu ile olan bağlantısı, aşık olan kişilerin coşkulu halleri, kendilerini daha iyi ve mutlu hissetmeleri ile ortaya çıkar. Aşık olan kişilerin zihinsel fonksiyonlarının canlandığı da ortaya atılan teorilerdendir. Yani aşk bir nevi bünyenin fizyolojik olarak da istediği, ihtiyacı olan bir şeydir. Tabi bütün bu iyi oluş ve canlanma hali aşka dair olumlu duygulanımların hakim olduğu zamanlarda ortaya çıkmaktadır. Aşka dair yaşanılanların olumsuz olduğu durumlarda bu iyi oluş halleri tersine dönebilmektedir. İlk tanımda kendini bütünleşmiş canlı hisseden kişi kötü deneyimlenmiş aşk durumlarında kendini eksik kalmış ve huzursuz hissedecektir.

Genel olarak bütün bu bahsettiğimiz teoriler ve benzerleri çerçevesinde baktığımızda insanın temel bazı ihtiyaçlarını aşk ile tatmin etmeye çalıştığını görüyoruz. Duygusal doyum sağlama, benlikteki eksik kalmışlık hissini tamamlama, güven duygusunu yaşama isteği, değer görme ve sevme sevilme arzusu, genetik aktarımını sağlama, fizyolojik iyi oluş hazzına varma gibi daha burada sıralayamadığımız aşkın birçok işlevi insan doğasının vazgeçilmezidir. Hızlı tüketimin trend olduğu çağımızda günlük, haftalık, aylık yada yıllık paket kullanımı gibi görülen ve tüketilen ilişkilerin ne kadarını aşk olarak tanımlayabileceğiniz ayrı bir tartışma konusu ama bu tür ilişkilerin gerçekten yukarıda sıraladığımız ihtiyaçlarınızı karşılayıp karşılayamadığını düşünmeniz gerekir. Doğamız gereği aşk yolu ile karşıladığımız bu ihtiyaçlarımızı tatmin edemeyen ilişkiler yaşadığımızda psikolojik açlık içerisine girip bir türlü doyum sağlayamadığımız için ruhsal dengemiz bozulmaktadır. Karşı cins ile olan ilişkimiz bir nevi kendimizi varediş tarzımızı da yansıtır. Bir şeyleri tam olarak varedemeden tükettiğimizde hep bir yarım kalmışlıkla karşılaşacağımızı unutmamamız gerekir.

Uzm. Klinik Psikolog
Sinem Gül ŞAHİN